İnternetin Dönüştürdüğü İletişim

İnternet, bireyleri izleyiciden kullanıcıya dönüştürdü ve mecralar karşısında bireyi demokratikleştirdi. Artık kullanıcı özgür; istediği içeriği, istediği zamanda, istediği cihazdan tüketebiliyor. Bir diğer açıdan ise edilgen halini sonsuza kadar terk etti ve ortak yayıncıya dönüştü. Bu demokratikleşme sonucunda soğuk / tek yönlü konvansiyonel mecralarda en ağır yaraları aldı ve almaya da devam ediyor. Peki internet bireyi (Hacktivizm) ve toplumu (Arap Baharı) dönüştürüp değiştirirken ve birçok mecranın önemini azaltırken pazarlama iletişimi açısından bize yalnızca kaos mu sunuyor?

İnternet sunduğu birçok platform ile markalara kendi earned* ve owned* mecraları oluşturup yönetme imkanı sağlıyor. İnternet öncesi dönemde çok kısıtlı yeteneklere sahip olan bu mecralar güçlendi ve demokratik bir yapıya kavuştu. Teoride bir bakkal bile sıfır bütçe ile kendi medyasını (WordPress, Facebook Page, Twitter, Youtube, Foursquare Google + vs..) kurup, yönetebilir. Diğer bir taraftan daha önce paid* medyada (TV, Gazete, Radyo vs.)  entegre bir kampanya yürütmek için milyon liralık bütçeler gerekirken, günümüzde viral ve doğru dijital  kampanyalar ile daha küçük bütçeler kullanılarak aynı etkiyi sağlamak mümkün.
Okumaya devam et

Pazarlama İletiminden İletişime

İnternet öncesi dönemde kitle iletişim mecralarında bir diyalogdan/iletişimden söz etmek neredeyse imkansızdır. Diyaloğun oluşabilmesi için iki tarafında eşit koşullarda konuşabilme gerekliliğini göz önünde bulundurduğumuzda Web 2.0’dan önce kitle iletişim araçlarında diyalog yoktur ve de aslında hepsi birer kitle iletim aracıdır. Bu bağlamda kitle iletim araçlarını kullanan markalar ve iletişim tasarımcıları da bugüne kadar monolog yapmaktaydı.

Monoloğu etkileşime dönüştürmeye çalışan iletişim tasarımcıları çeşitli deneysel yöntemler geliştirdiler. Bunların başında Marshall McLuhan’ı dünyaya tanıtan Howard Luck Gossage gelmekteydi. Gossage 1960-70’li yıllarda geliştirdiği kampanyalarda marka- tüketici etkileşimini arttırmanın yollarını aradı ve yaptığı bazı kampanyalar ile bunu başardı (Reinier Ale).

Okumaya devam et

IKEA: Bir Mobilya Markası

Başarı tesadüf değildir çok klişe bir sözcük ama klişe olması gerçek olduğunu değiştirmez. Neden mi bunları yazıyorum! IKEA’yı ve pazarlama sürecini incelediğimizde her ayrıntının çok iyi çalışıldığı ve mükemmelleştirildiğini görebiliriz. IKEA’nın Türkiye’de henüz dört mağazası var ama dünya genelinde kırkın üstünde ülkede yine üç yüzün üzerinde mağaza ile on bin çeşit ürün pazarlıyor. Geçen yıl altı yüz milyon kez ziyaret edilmiş. Yani ortalama bir mağaza yılda iki milyon kez ziyaret edilmiş. Acaba içlerinde onlarca mağaza buluna MASKO veya MODOKO yılda kaç kişi tarafından ziyaret ediliyor?

IKEA kendine has bir iş sistemi ile dünyaya mobilya satıyor. Kendi özel tasarım birimi ve alanında ünlü tasarımcıların ellerinden çıkma obje ve mobilyalar ile mobilya sektörünü baştan sona değiştirdi. Ürettiği ürünler “orjinal” olmanın yanı sıra görece ekonomiklerde burada iletişim çalışmalarında altını çizdiği seri üretim avantajı olsa da yerel firmaların lojistik üstünlüğünü karşı yassı ambalaj ile yerel rakiplerini devre dışı bırakması da önemli bir etken. ABC SES gibi üç farklı sınıfına hitap eden on bin ürünü, de-monte olarak tüketiciye sunuluyor. Türkiye’ye ilk girişinde pazarlama yayımlarında bunun büyük bir dezavantaj olduğunu belirten yazılar yayımlandı. Ama korkulan olmadı giden bir daha gitti hata insanlar IKEA’da bir biri ile brunch için sözleşti  çünkü IKEA mobilya mağazası olmaktan öte bir şeydi. IKEA’yı farklılaştıran beş temel unsurun olduğuna inanıyorum bunlar sırasıyla:

Okumaya devam et

Marka ve Markalaşmanın Kısa Tarihi

Marka, TDK’ya göre İtalyanca kökenli bir kelime olarak geçiyor ama İngilizce “Mark” (işaret) kelimesinden İtalyancaya geçtiğini kabul etmek gerekir. 19. yüz yılda Amerikalılar markalama süreci için “burning their mark/ dağlayarak işaretlemek” kalıbını kullanıyor. Günümüzde ise İngilizcede marka kavramının karşılığı olarak “Brand” kelimesi kullanılıyor. Brand ise etimolojik olarak “burning their mark” sürecine verilen isimdir.

Dağlayarak işaretleme sürecini ne için kullanıldığını araştırdığımızda ise karşımıza 19. yüzyılda hayvancılık ile uğraşan Amerikalılar çıkıyor. Çiftlik sahipleri hayvanları mera ve pazarda bir birine karışmasın diye hayvanlarını kendilerine has işaretler ile dağlıyor. Böylece ortak mera alanlarında ve pazarda hayvanlar birbirine karışmamış oluyor. Bu işlemler alıcıların lehine bir sonuç doğuruyor çünkü doğal olarak belirli çiftliklerin yetiştirdiği büyükbaş hayvanlar diğerlerine oranla daha sağlıklı ve daha iyi et yağ dengesine de sahip oluyor. Bir süre sonra alıcılar bu çiftliklere ait büyükbaş hayvanları diğerlerine tercih etmeye başlıyor. Hatta alıcılar bu çiftliklerin büyükbaşlar hayvanları  için emsallerine göre daha fazla ücret ödeyip satın almaya başlıyor. Özetle bazı çiftliklere ait sığırlar daha çok rağbet görüyor bu bağlamda Amerikalılara göre markanın temelleri hayvanların dağlanması ile ayırt edici bir özellik kazanması ve bazı çiftliklerin yetiştirdiği hayvanlarının daha fazla rağbet görmesiyle başlıyor.


Evrensel bir açıdan baktığımızda ise arkeolojik kayıtlara göre bu tür uygulamaların izleri M.Ö. 2. yüzyılla kadar gitmektedir. Antik Yunanistan’da zeytinyağı üreticileri ürünleri için özel seramik küpler ürettirip, ürünlerinin sunumunu farklılaştırıyor. Bazı uzmanlara göre nakliye sırasında ve pazarda ürünlerin ayırt edilmesini sağlamak için atılmış bir adım ama özünde diğer ürünlerden farklılaşma çabası da var ayrıca o ürünlere daha fazla ücret ödenip ödenmediğini de bilmiyoruz. Çünkü marka olmanın önemli kıstaslarından biri farklılaşmak ise bir diğeri daha pahalıya ürün/hizmetin satılabilmesidir.

Okumaya devam et